Bir Neslin Bitmeyen Hesabı: 1960–70 Kuşağı
Türkiye’nin yakın tarihini anlamak istiyorsanız arşivleri karıştırmanıza gerek yok; 1960 ile 1970 arasında doğan insanların yüzüne bakmanız yeterlidir, çünkü bu kuşak sadece bir hayat yaşamadı, neredeyse bir ülkenin bütün krizlerini, bütün kırılmalarını, bütün korkularını ve bütün umutlarını omuzlarında taşıyarak bugünlere geldi.
Bazı nesiller refahın içine doğar, hayatın sunduğu imkânları doğal bir hak gibi görerek büyür; bazı nesiller ise tarihin tam ortasına düşer ve yaşadıkları çağın bütün sert rüzgârlarını iliklerine kadar hisseder, işte 1960–70 kuşağı tam da böyle bir nesildir, çünkü onlar doğduklarında ülke zaten çalkantılıydı, çocuklukları yoklukla, gençlikleri korkuyla, yetişkinlikleri ise bitmek bilmeyen krizlerle geçti.
Çocukluklarının fotoğrafı bugün hâlâ hafızalarda nettir: gaz lambası ışığında geçen akşamlar, uzun kuyruklarda bekleyen insanlar, tasarrufla dönen mutfaklar, bir paket yağ için saatlerce bekleyen babalar, şekeri ölçerek kullanan anneler ve bütün bunların ortasında büyüyen bir çocukluk…
1974 sonrası ambargo yıllarında yaşanan yokluk, bu kuşağın karakterini sessizce ama derinden şekillendirdi; tasarrufu da sabrı da dayanmayı da kitaplardan değil, hayatın içinden, evlerinin mutfağından, mahallelerinin sokaklarından öğrendiler.
Ama mesele sadece yokluk değildi; çünkü o yılların sokakları da gergindi, duvarlarda sloganlar vardı, gazetelerde çatışma haberleri vardı, mahalle aralarında korkuyla konuşulan fısıltılar vardı ve bütün bunların içinde çocukluk erken bitmiş, hayatın sert yüzü daha o yaşlarda görülmüştü.
Tam gençlik başlıyordu ki takvim 12 Eylül 1980’i gösterdi; bir sabah uyandılar ve ülke değişmişti, sokaklar susturulmuş, siyaset korkulacak bir şey haline gelmiş, gençlerin hayalleri askıya alınmıştı ve bu kuşak hayatının en enerjik yıllarında konuşmayı değil susmayı öğrenmek zorunda kalmıştı.
“Başını eğ, işine bak.”
Bir neslin gençliğine verilen en ağır öğüt buydu.
Sonra hayat başladı; iş, aile, çocuk derken zaman ilerledi ama kader bu kuşağa yine rahat vermedi, 1994 krizi geldi, ardından 2001 krizi geldi ve bir gecede eriyen birikimler, kapanan işyerleri, yeniden başlamak zorunda kalan hayatlar bu kuşağın kaderine bir kez daha yazıldı.
Tam her şey biraz toparlanıyor derken tarih yine başka bir sayfa açtı; 2016’da Türkiye bir gecede yeniden uçurumun kenarına geldi ve tankların sokaklara çıktığı, uçakların alçaktan uçtuğu o gece milyonlarca insan gibi bu kuşak da televizyon başında ya da sokakta aynı duyguyu yaşadı:
“Yine mi?”
Daha o şok geçmeden dünya bu kez başka bir felaketle sarsıldı; pandemi geldi, evler kapandı, şehirler sustu, hayat dondu, ekonomiler sarsıldı ve belirsizlik büyüdü, bu kuşak bir kez daha çocuklarını korumaya çalışan, ailesini ayakta tutmaya çalışan nesil oldu.
Ardından deprem geldi; bir gecede şehirler yıkıldı, on binlerce hayat değişti ve televizyon ekranlarında enkaz görüntülerini izleyen milyonlarca insanın içinde yine aynı kuşak vardı, çünkü bu ülkenin en ağır acılarına en çok onlar tanıklık etti.
Ve şimdi dünya yeniden karışıyor; Ortadoğu’da yükselen gerilim, İran merkezli savaş konuşuluyor, 60’ta, 70’te, 74’te, 80’de ve sonrasında olduğu gibi ABD yine devrede konuşuluyor ve bu kuşak gençliğinde meydanlarda yükselen sloganlarla büyümüş bir nesil olarak hâlâ o sesleri hatırlıyor:
“Ülkemden defol Amerika.”
“Katil yine katil Amerika.”
Bugün 50’li, 60’lı yaşlarında olan bu insanlar aslında Türkiye’nin görünmeyen taşıyıcı kolonlarıdır; gösterişli değiller, gürültülü değiller ama bu ülkenin en ağır yüklerini taşıyan kuşak onlardır, anne babalarına baktılar, çocuklarını büyüttüler, krizlerde işlerini kaybettiler, yeniden kurdular ve her defasında yeniden başladılar.
Ve çoğu zaman kimse onlara teşekkür bile etmedi.
Bugün Türkiye hâlâ ayakta duruyorsa bunun nedeni sadece siyaset, ekonomi ya da kurumlar değildir; bunun nedeni sessizce çalışan, sabreden, direnen bir kuşağın varlığıdır: 1960–70 kuşağı.
Belki şanslı değillerdi ama güçlüydüler; çünkü bazı nesiller tarihi kitaplardan öğrenmez, onu omuzlarında taşır.
Mahzuni Şerif’in dizeleri de o yılların ruhunu anlatır:
“Tuz diye yutturur buzu
Gafil düştük kuzu kuzu
Dünya'nın en namussuzu
Amerika katil katil.”
Aslında bütün bu yaşananlar, 1960’tan bugüne uzanan uzun bir hikâyenin kısa bir özetidir.

