Celil Kocataş


Kürsü Sizin, Sokak Bizim!

Yine o gün geldi.


Takvimler 8 Mart’ı gösterdiğinde, klimalı salonlarda ütülü takımlarıyla kürsüye çıkanlar, ezberlenmiş acıların üzerinden istatistik yarıştıracaklar. Mikrofonun cızırtısında boğulan rakamlar; kaç kadının öldüğünü, kaçının şiddet gördüğünü, kaçının “vaka” olduğunu anlatacak. Alkışlar yükselecek, çiçekler dağıtılacak ve o perde kapandığında her şey bir sonraki yıla kadar tozlu raflara kaldırılacak.
O kürsülerde kurulan cümleler birbirine benzeyecek; acılar aynı kalacak, kelimeler değişecek ama hayat değişmeyecek. Salonlarda yankılanan her cümle, dışarıdaki hayatın gürültüsünde kaybolup gidecek. Oysa o kapıların dışındaki hayat, sizin “anma” dediğiniz şeye hiç benzemiyor.
Gerçek hayat; sabahın köründe, soğuktan çatlamış elleriyle çöp konteynerinden rızk çıkaran kadının nasırıdır. Akşam eve bir ekmek fazla götürebilmek için iki vardiya çürüyen, ucuzluk kuyruklarında ömrünü törpüleyen annenin sessiz çığlığıdır. Bazen bir fabrikanın arka kapısında, bazen bir pazar yerinin soğuğunda, bazen de bir evin mutfağında görünmez emekle ayakta duran kadınların hikâyesidir bu.
Sizin şık kürsülerinize o kadınların gölgesi bile düşmez. Çünkü sizin törenleriniz vitrini süslemek için, onların kavgası ise sadece hayatta kalmak içindir. Bugün yine rakamlar konuşacak, gerçekler ise susacak. Salonlar dolacak, sokaklar ise yine açlığın ve mücadelenin gölgesinde kalacak. 8 Mart, bir kutlama değil; bir yüzleşme günüdür. Ama yüzleşmek cesaret ister. Ve ne yazık ki o cesaret, çoğu zaman protokol listelerinde bulunmaz.
Gül dağıtarak vicdanınızı temize çekmeyi bırakın. Siz o klimalı odalarda kadın haklarını birer istatistikten ibaret sayarken; ekmek kuyruğundaki o kadın, sizin kürsülerinizden çok daha yüce bir direnişin içindedir. Onun direnişi pankartlarda yazmaz, televizyon ekranlarına çıkmaz; ama hayatın en ağır yükünü sırtında taşıyan odur.
Asıl trajedi ne biliyor musunuz? Salonlarda kadını anlatanlar ile hayatı sırtında taşıyan kadınlar asla aynı kareye girmiyor. Siz kürsülerde “kadın” derken, gerçek kadınlar dışarıda bir hayatın enkazı altında kalıyor. Siz konuşurken onlar susuyor; çünkü susmak çoğu zaman hayatta kalmanın tek yoludur.
Bu yüzden, o süslü nutuklarınızı da bir günlük güllerinizi de alın ve kenara çekilin. Zira hayatın gerçek sahipleri için 8 Mart bir kutlama günü değil; sizin görmezden geldiğiniz o 365 günlük hayatta kalma savaşının sadece 67. günüdür. Onların takviminde tatil yoktur, anma yoktur; sadece bitmeyen bir mücadele vardır.
Bugün alkışlamayı bırakın da o salonun kapılarını sonuna kadar açın. Tabii eğer dışarıdaki o sert gerçekle yüzleşecek cesaretiniz varsa. Çünkü gerçek hayat protokol konuşmalarına sığmaz; gerçek hayat, terle, yorgunlukla ve sabırla yazılan bir hikayedir.
Kürsülerin tozunu alan o şatafatlı konuşmalarınız bittiğinde, ışıkları söndürüp sıcak evlerinize döneceksiniz. Ama o salonun kapısının tam önünde, sizin görmezden geldiğiniz o “gerçek” kadın, rüzgârda titreyerek ucuz ekmek kuyruğunda beklemeye devam edecek.
Siz kadını bir güne sığdırdınız, o ise koca bir ömrü sizin bencilliğinize sığdıramıyor. Çünkü onun mücadelesi bir takvim günü değil, her sabah yeniden başlayan bir hayat kavgasıdır.
Artık o sahte alkışlarınızı susturun ve aynaya bakın: Savunuyor gibi göründüğünüz o hayatların katili, çoğu zaman sizin bu duyarsız konforunuzdur. Ve unutmayın; kürsüler sizin olabilir ama hayatın gerçek sesi hâlâ sokakta atıyor. Çünkü kürsü sizin, ama sokak bizim.
kocatascelil@gmail.com