Dünya uzun zamandır diken üstünde bir denge üzerinde yürümeye çalışıyor; özellikle İran ile İsrail arasında giderek sertleşen gerilim ve buna eşlik eden ABD’nin açık ya da örtülü müdahaleleri, artık bu sürecin yalnızca bölgesel bir mesele olmadığını, küresel ölçekte sonuçlar doğurabilecek bir kırılma noktasına doğru hızla ilerlediğini açıkça gösteriyor. Belki henüz resmi olarak “savaş” kelimesi telaffuz edilmiyor, ancak Ortadoğu coğrafyasında bir şeylerin başladığını, taşların yerinden oynadığını ve dengelerin yeniden kurulmaya zorlandığını hissetmemek neredeyse imkânsız hale gelmiş durumda; üstelik bu süreçte cepheler belirsiz, taraflar muğlak ve kullanılan yöntemler her geçen gün daha karmaşık bir hâl alıyor.
Bugün sokakta herhangi bir vatandaşa mikrofon uzatıldığında, büyük bir çoğunluğun ortak bir refleksle dile getirdiği düşünce aslında son derece net ve insani bir talebe dayanıyor: “Nükleer silahlar insanlık için büyük bir tehdittir ve tamamen ortadan kaldırılmalıdır.” Bu ifade, vicdani açıdan bakıldığında tartışmaya kapalı bir doğruluk taşır; ancak mesele “hangi ülkenin elinde ne var?” sorusuna geldiğinde, o berrak ve net duruş bir anda bulanıklaşmakta, yerini çelişkilerle dolu bir sessizliğe bırakmaktadır.
Yakın tarih hafızamızı çok da zorlamadan hatırlayabileceğimiz Irak örneği, bu çelişkinin en çarpıcı göstergelerinden biri olarak karşımızda duruyor; “kitle imha silahları” iddiasıyla başlatılan işgal süreci, şehirlerin yerle bir edilmesine, milyonlarca insanın hayatının altüst olmasına ve telafisi mümkün olmayan insani trajedilere yol açarken, savaşın gerekçesi olarak sunulan o silahların hiçbir zaman bulunamamış olması, aslında uluslararası sistemde gerekçeler ile gerçekler arasındaki uçurumu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. Ortada bir iddia vardı, ama o iddiayı destekleyen somut bir gerçek yoktu; buna rağmen ödenen bedel fazlasıyla gerçek, fazlasıyla ağır ve kalıcı oldu.
Bugün benzer bir söylemin İran üzerinden yeniden inşa edildiğine tanıklık ediyoruz; ekonomik yaptırımların artırılması, diplomatik baskıların yoğunlaştırılması ve uluslararası arenada kurulan kuşatma dili, artık yalnızca siyasi bir mesaj olmaktan çıkıp fiili bir çatışma ihtimalini de içinde barındıran tehlikeli bir sürece dönüşmüş durumda. Son dönemde artan saldırılar, karşılıklı sert açıklamalar ve yükselen tansiyon, bu meselenin sadece retorikten ibaret olmadığını, sahada karşılığı olan bir gerilim hattına dönüştüğünü açıkça ortaya koyuyor.
Ancak tüm bu gelişmelerin ortasında hâlâ cevabı verilmemiş, hatta çoğu zaman bilinçli olarak görmezden gelinen temel bir soru var: Aynı silah neden bir ülkede “varoluşsal tehdit” olarak tanımlanırken, başka bir ülkede “denge unsuru” ya da “caydırıcılık gücü” olarak kabul ediliyor? Bu sorunun yanıtı aslında oldukça açık, fakat dile getirilmesi bir o kadar zor: Çünkü mesele hiçbir zaman yalnızca silahların varlığı ya da yokluğu olmadı; mesele, o silahların kimin elinde bulunduğu ve o gücün uluslararası sistemde nasıl konumlandırıldığıdır.
Herkesin bildiği, ancak çoğu zaman yüksek sesle ifade etmekten kaçındığı bir gerçek olarak İsrail’in nükleer kapasitesi, uluslararası sistemde adeta görünmez bir gerçeklik gibi ele alınıyor; bu durum karşısında ne ciddi bir yaptırım mekanizması devreye giriyor ne de sürekli bir tehdit dili üretiliyor. Aksine, çoğu zaman dikkat çekici bir sessizlik hâkim oluyor ve bu sessizlik, aslında var olan çifte standardın en güçlü göstergelerinden biri haline geliyor.
Bu tabloyu yalnızca basit bir çifte standart olarak değerlendirmek yetersiz kalır; çünkü ortada çok daha derin, kökleşmiş ve sistematik bir yaklaşım söz konusu. Kağıt üzerinde eşitlik, adalet ve uluslararası hukuk ilkelerinden bahseden küresel düzen, pratikte güçlünün lehine işleyen bir mekanizma olarak çalışıyor; güçlü olanın sahip olduğu silahlar “caydırıcılık” olarak meşrulaştırılırken, daha zayıf ya da sistem dışı görülen aktörlerin benzer kapasiteye yönelmesi “tehdit” olarak etiketleniyor. İran ile İsrail arasında giderek büyüyen gerilim de tam olarak bu dengesizliğin ve eşitsiz yaklaşımın içinde şekilleniyor.
Üstelik günümüz dünyasında savaş kavramı artık yalnızca cephe hatlarında yaşanan sıcak çatışmalarla sınırlı değil; siber saldırılar, suikast iddiaları, örtülü operasyonlar ve görünmeyen mücadele biçimleri, resmi savaş ilanları olmaksızın da son derece gerçek ve yıkıcı sonuçlar doğurabiliyor. Belki de en tehlikeli olan nokta tam da burası: Bu tür hibrit çatışmaların kontrol edilmesi çok daha zor, sınırlarının belirlenmesi ise neredeyse imkânsız.
Böylesi bir ortamda yapılacak küçük bir hata, yanlış bir istihbarat değerlendirmesi ya da kasıtlı bir provokasyon, zincirleme reaksiyonlar yaratarak bölgesel bir krizi küresel bir felakete dönüştürebilir; o noktadan sonra yaşanacakların etkisi yalnızca Ortadoğu ile sınırlı kalmaz, tüm dünyayı içine çeken bir güvenlik krizine evrilebilir.
Bir de işin algı boyutu var ki, belki de en az askeri ve siyasi gelişmeler kadar belirleyici bir rol oynuyor. Bugün dünya kamuoyunda oluşan genel tabloya bakıldığında, Müslüman bir ülkenin nükleer kapasiteye yaklaşmasının doğrudan bir tehdit olarak algılandığı, buna karşılık başka bir ülkenin benzer bir güce sahip olmasının “denge” ya da “güvenlik” gerekçesiyle kabul edilebilir bulunduğu açıkça görülüyor. Bu yaklaşım, uluslararası sistemin güven üretmesini sağlamaz; tam aksine, var olan güvensizliği derinleştirir, adaletsizlik hissini büyütür ve yeni krizlerin zeminini hazırlar.
Gerçek şu ki, bugün içinde bulunduğumuz uluslararası sistem adalet üzerine değil, büyük ölçüde güç dengeleri üzerine inşa edilmiş durumda; kurallar kağıt üzerinde herkese eşit gibi görünse de uygulamada bu eşitliğin karşılığı çoğu zaman bulunmuyor. Ancak bu durumun yıllardır bu şekilde devam ediyor olması, onun doğru ya da kabul edilebilir olduğu anlamına gelmez.
Eğer gerçekten kalıcı bir barıştan söz edilecekse, ölçünün ve standardın herkes için aynı olması gerekir; bir ülkenin kendi silahını meşru görüp başkasına yasak koyması, barışın değil, gerilimin ve çatışmanın sürekliliğini besleyen bir anlayıştan başka bir şey değildir.
Bugün tartışılan mesele yalnızca nükleer silahların varlığı ya da yokluğu değildir; asıl mesele, giderek kırılganlaşan bu dengeler içinde küçük bir kıvılcımın ne kadar büyük bir yangına dönüşebileceği gerçeğidir. Ve o kıvılcım… Hiç olmadığı kadar yakın, hiç olmadığı kadar tehlikeli bir yerde duruyor.
kocatascelil@gmail.com

